Showing posts with label öykülerim. Show all posts
Showing posts with label öykülerim. Show all posts

16 March 2012

Halhallı Kızla Balonlu Çocuğun Masalı



Halhallı Kızla Balonlu Çocuğun Masalı   

Bundan bambaşka zamanlarda, buralardan bambaşka bir diyarda, bambaşka bir kız varmış.  Bambaşka kız her zaman ayak bileklerinde kocaman ve ağır gümüş halhallarla dolaşırmış, halhallarını asla çıkarmazmış. Bu yüzden de herkes ona Halhallı Kız dermiş. Ama halhallar öyle ağır, öyle iriymiş ki bizim kız nereye gitse ayak bileklerinde ‘şıngırlan mıngır, mıngırlan şıngır’ diye şarkı söyler, sanki koca bir zinciri peşinde sürükler gibi bir ses çıkarırmış.
Halhallı Kız gezip dolaşmayı çok severmiş. Ama halhalları yüzünden çok hızlı hareket edemiyor, adımlarını ağır ağır atıyormuş. Bir gün yine bambaşka diyarda dolaşmaya çıkmış. ‘Şıngııııırlan mıngır, mıngıııııırlan şıngır… şıngııııırlan mıngır, mıngıııııırlan şıngır…’ diye sesler çıkararak yürürken sonunda bir çöle varmış. Çölde ne bir ağaç, ne bir kuş, ne bir dere; hiçbir şey yokmuş. Sadece birbiri ardına uzanan yayvan tepecikler ve göz alabildiğine kum varmış. Sağda kum, solda kum. Yukarıda kum, aşağıda kum. Orada kum, burada kum ve bir de uçsuz bucaksız bir gökyüzü. Ufuk adeta bir çember gibi her yanı sarıyormuş ama hiçbir şey olmayan bu yerde her şey birbirinden alabildiğine uzakmış yine de.
Derken Halhallı Kız’ın gözüne ufukta bir şey ilişmiş. Kıpkırmızı bir yuvarlak gibiymiş sanki. Bizimkisi şaşırmış, gördüğüne inanamamış. Gözlerini iyice ovuşturup tekrar baktığında ise hiçbir şey görememiş. Herhalde yanıldım diye tam başını çevirecekmiş ki bir de ne görsün? Kırmızı yuvarlak ufukta bir kez daha belirmiş. Bir görünüp bir kayboluyor, bir kaybolup bir görünüyormuş sanki. Çölde olduğuma göre belki de serap görüyorum diye düşünmüş Halhallı Kız. Ama kırmızı yuvarlaktan serap olur mu hiç? Derken bir belirip bir görünen kırmızılık gitgide yaklaşmaya başlamış. Oldukça da hızlı geliyormuş hani… Yayvan kum tepelerinin arasından biraz daha yaklaşınca Halhallı Kız bunun kırmızı bir balon olduğunu fark etmiş. Ucuna bir ip bağlı, havada asılıymış. ‘Hoppada pufff, puffada hopp’ diye zıplaya zıplaya kızın olduğu yere doğru geliyormuş. ‘Hoppada pufff, puffada hopp! Hoppada pufff, puffada hopp!’ Halhallı Kız bir de bakmış ki balona bağlı ipin ucundan tutan biri var. Meğer bambaşka bir oğlanmış bu. Her adım attığında balonla birlikte yerden havalanıp ‘hooop’ diye az öteye konuveriyormuş. Bunca hızlı hareket etmesi de bu yüzdenmiş. Adeta sekiz on adımda ufuktan kalkıp Halhallı Kız’ın yanına kadar ‘hooop’ diye gelivermiş. Bizim kız da ağır mı ağır halhallarını şıngırdatarak bir adım daha atıp oğlana yaklaşmış. Çünkü kırmızı balonu çok çok merak etmiş. En sonunda ‘pufff’ diye kızın yanı başına konan oğlan şimdi gülümseyerek kıza bakıyormuş.
Bir an duraksadıktan sonra “Merhaba” demiş bizimkisi, “Benim adım Halhallı Kız.” Oğlan gülümsemeye devam ederek “Ben de Balonlu Çocuk” demiş, “Sana da merhaba. Şıngır mıngır bir sesler duydum da merak ettim, gelip bir bakayım dedim”. Bir süre öylece durup birbirlerini incelemişler. Ne de olsa ikisi de bugüne kadar bambaşka diyarlarda böyle kırmızı balon, böyle şıngırtılı halhal görmemiş.
“Balonun çok güzel” demiş kız sevinçle, “kıpkırmızı”.  “Senin de halhalların çok güzel” demiş oğlan, “pırıl pırıl parlıyorlar”. Kız bu sözü duyunca bir an gözlerini hüzünle yere eğmiş “Evet, gümüşten…”.
“Ne var, yoksa sevmiyor musun halhallarını?” diye sormuş oğlan. Kız boşlukta uzakları tarayan, olmayan duvarların köşelerinde dolaşıp tekrar oğlanın kocaman kahverengi gözlerini bulan ve bulduğu anda yeniden yerdeki kumları sayan gözlerle cevap vermiş. “Seviyorum sevmesine de, çok ağırlar. Öyle ağırlar ki çok yavaş hareket edebiliyorum. Oysa en sevdiğim şey gezip dolaşmak, maceralar yaşamak, yeni yerler, yeni insanlar tanımak.  Yeni sokaklar, yeni kokular, yeni meyveler tatmak. Ama halhallarım yüzünden çok zor seyahat edebiliyorum… Üstelik çok ses çıkarıyorlar. Şıngııııııırlan mıngır, mıngıııııırlan şıngır… Sesi duyanlar gelenin ben olduğumu hemen anlıyorlar. ‘Bakın bakın, Halhallı Kız geliyor yine’ diyorlar.” Sözlerini bitirdikten sonra da çıplak sağ ayağını geriye doğru şöyle bir kaldırıp ağır mı ağır halhallarını vurmuş yere. Şıngırrr…
Bu defa yutkunma sırası gözlerini kızınkilere dikip sessizce dinleyen oğlana gelmiş. O da derin derin içini çekmiş. Balonunun ipini çekiştirip birazcık daha eline dolamış. Balon kuvvetlice havaya yükselirken gerilen ipten ‘pınnk’ diye bir ses duyulmuş. Oğlanın bakışlarına bir hüzün inmiş. “Ne oldu, neyin var ?” demiş kız. “Yoksa balon mu? Sevmiyor musun balonunu, bence çok güzel.” Oğlan uzunca bir süre gözlerini kızınkilere dikip kıpırdamadan durmuş, durmuş, durmuş… Kocaman gözlerini ayırmadan öyle bir bakmış ki bundan böyle hiçbir şey anlatmasına gerek kalmamış ama yine de cevap vermiş. “Aslında seviyorum. Ama hiçbir yerde fazla duramıyorum. Ben de gezmeyi çok seviyorum ama bazen vardığım bir yerde çok iyi hissediyorum, seviyorum orayı. Kalmak istiyorum. Ama en ufak bir esintide balonum havalanıveriyor, birden bire uzaklara savuruyor beni. Ne yapsam ne etsem karşı koyamıyorum, peşinden sürüklenip uzaklaşıveriyorum. ‘Hooppada pufff’ diye uçuveriyorum. Üstelik kıpkırmızı. Balonu görenler ben olduğumu hemen anlıyorlar. ‘Bakın bakın, Balonlu Çocuk gidiyor yine’ diyorlar…” Tam da bu sözleri söylerken hafif bir meltem esivermiş ve oğlanı yerinden havalandırmış. Neyse ki hemen konmuş yerine.
Halhallı Kız’la Balonlu Çocuk bir ağaç kütüğünün üzerine yan yana oturup birlikte ufku seyretmeye dalmışlar. Bir süre böylece sessiz sedasız oturmuşlar.  Oğlan rüzgârla birlikte arada bir yerden havalanıp hafif hafif salınıyormuş. Bir ayağını kütüğün diğer yanına atıp koca ağaç gövdesine bacaklarıyla sıkıca sarılmış. Bunun üzerine kız da halhalla ağırlaşan ayağını güçlükle kaldırıp kütüğün diğer yanına atmış ve böylece karşılıklı oturmuşlar.
“Madem canını sıkıyor sen de balonu bırak gitsin” demiş kız oğlana. O zaman istediğin yerde durur, istediğin yere gidersin. Belki o kadar hızlı, öyle hoplayıp uçarak gezemezsin ama yürürsün sen de.” Oğlan başını kaldırıp balonuna bakmış. “Keşke o kadar kolay olsa. Ama balonum olmazsa hiçbir yere gidemem ben. Aslında öyle ağır, öyle ağırım ki balonum olmazsa yerimden kıpırdayamıyorum. Hatta olduğum yerde yerin dibine batmaya başlıyorum. Mesela bu çölde balonum olmasa şu dev kumlar bir anda hop diye bataklık gibi yutardı beni. Balonum olmasa hiçbir yere gidemem ben.”
Bunun üzerine Halhallı Kız kahkahayı basmış ve başlamış gülmeye. Balonlu Çocuk buna şaşırmış, hatta biraz da bozulmuş. Ama kız bir türlü durmuyor, kıkır kıkır gülüyormuş. “Bunda gülünecek ne var canım?” demiş oğlan. “Kuşlarla konuşan Rugma adında bir çingene kadın verdi bu balonu bana. Yere batmak yerine diyar diyar gezip dolaşayım diye. Senin gibi sürüne sürüne, ağır ağır yürümekten iyidir. Asıl sen şu aptal halhallarını çıkarsan çok iyi edersin!” Kızcağız zar zor nefesini toplayıp gülmeyi bırakmış ama kendini tutamıyor, hala ufak ufak kikirdiyormuş. “Özür dilerim” demiş. “Seni öfkelendirmek istemedim.” Balonlu oğlan ise başını küskünce diğer yana çevirmiş ve ‘hoop’ diye azıcık havalanarak bir parça öteye konup oturuvermiş. Bizim kız halhallı ayaklarını ‘şıngırrrr’ diye sürükleyerek oğlana bir parça daha yaklaşmış.
“Ben de halhallarımı çıkaramam, ne var ki bunda?” demiş kız gülerek. Oğlan kollarını sımsıkı kavuşturmuş, bir yandan da balonunu sıkıca tutarak yüzünü kaçırıyormuş. Ama bu sözleri duyunca yan gözle şöyle bir bakmış kıza. “Öyle mi?” demiş, “niye ki?”. Kız anlatmaya başlamış. “Ağaçların dilinden anlayan Cammu diye bir büyücü verdi bu halhalları bana. İstediğim yerde durabileyim diye. Senin gibi oradan oraya sürüklenmeyeyim diye.” Bunu duyan oğlan daha da heyecanlanmış, merakla kollarını çözünce bir anda havalanır gibi olup hemen kütüğe sıkıca sarılmış. “Peki ya neden?” diye sormuş.  Kız anlatmaya devam etmiş. “Çünkü aslında öyle hafif, öyle hafifim ki halhallarım olmazsa hiçbir yerde duramıyorum. Olduğum yerde birden bire havalanıveriyorum sürekli. Sonra da rüzgâr nereye, ben oraya. Halhallarım olmasa hiçbir yerde duramam ki…”
Bunun üzerine oğlanın gözlerinin içi gülmeye başlamış yeniden. “Bunlar gördüğüm en güzel halhallar o zaman” demiş. “Bu da duyduğum en güzel hikâye. Bu halhallar olmasa yanımda duramazdın çünkü.” “Evet” demiş kız da. “Bu da benim gördüğüm en güzel, en kırmızı balon. Üstelik balonun olmasa asla yanıma gelemezdin.” Oğlan hınzır hınzır balonuna bakıp şöyle bir çekiştirerek ‘pınnnk’ ettirmiş. Kız da halhallarını bir güzel şıngırdatmış. Birlikte gülüşmüşler.
Derken kız üşüdüğünü fark etmiş. Titriyormuş neredeyse.  “Güneş batıyor” demiş Balonlu Çocuk. “Çok geçmeden yürümeye başlamalıyız. Çöl gündüzleri sıcaktır ama geceleri buz gibi olur. Soğuk bastırmadan yola çıksak iyi olur. Yoksa donar kalırız buralarda.” Halhallı Kız’ı bir düşüncedir almış. “İyi güzel de” demiş, “birlikte nasıl yürüyeceğiz? Sen uça uça gidiyorsun, çok hızlısın. Bense çok ağır ilerliyorum, sana yetişemem ki…”
O sırada birden bire bir rüzgâr çıkmış. Oğlan bir eliyle kütüğe sarılmış ama rüzgâr onu gitgide sürüklemeye başlamış. Ayakları yerden kesilmiş. Neredeyse uçup gidecekmiş. “Elimi tut!” diye seslenmiş kıza, “çabuk, tut elimi”. Kız hemen oğlanın koluna yapışmış. Ama güçlükle tutuyormuş onu. Acımasız rüzgâr hızını gitgide arttırıyor, daha da sert esiyormuş. Derken kumlar havalanmış ve amansız bir kum fırtınası başlamış. Kızın halhallı çıplak ayakları kumlara gömülüyormuş gitgide. “Bırakıyorum” demiş kız, “yoksa sen de benimle birlikte kuma gömüleceksin.” Oğlan “Sakın sakın sakın!” diye feryat etmiş. “Sakın bırakma elimi.” Kumlar artık kızın dizlerine kadar gelmiş. Gözlerine, yüzlerine dolan kum ve sert rüzgâr canlarını acıtıyor, fırtınanın sesinden birbirlerini artık güçlükle duyuyorlarmış. Kız kaygılı bakışlarını bileğinden kavradığı oğlanın gözlerine dikmiş. Bir şey söyleyecek gibi olup ağzını açmış… Ama sesini duyuramayacağını bildiğinden susup öylece bakmış. Oğlan da kocaman yumuşak gözlerle ona bakıyormuş. Öyle bir bakışmışlar ki, birbirlerine hiçbir şey söylemelerine gerek kalmamış sanki. Tam kız oğlanın bileğini bırakıyormuş ki apansız beliren muazzam bir hortum ikisini de kucaklayıp havalandırmış ve kumların içinde gözden kaybolmuşlar.
Neden sonra fırtına dinmiş. Kız ve Çocuk eski sessizliğine kavuşan çölün ortasında birbirlerine sarılmış, yerde yatıyorlarmış. Yavaşça kendine gelen Çocuk, Kız’a bakmış. Saçlarındaki, yüzündeki kumları usulca temizlemeye başlamış. Derken Kız da gözlerini açmış ve Çocuk’u yanında görünce mutlulukla gülümsemiş. Ortada ne halhal varmııış, ne de balon... El ele tutuşarak yavaşça ayağa kalkmışlar. Ne kız havalara uçmuş, ne de oğlan yerin dibine batmış.  El ele, tatlı bir saadet içinde batan güneşe doğru sessizce yan yana yürümüşler.
İşte masal böyleymiş. Derken gökten bambaşka bir elma düşmüş. Hem anlatanın, hem dinleyenin; hem batanların, hem de uçanların başına. Hepsi de bambaşka diyarlarda, bambaşka zamanlarda.

Sona Ertekin © 16 Mart 2012, İstanbul

12 January 2011

Orman Çocuğu Kimba Dünyaya Gidiyor



 Orman Çocuğu Kimba Dünyaya Gidiyor

          Kimba bir ağacın altında oturmuş bıçağıyla oklarından birinin ucunu yontarak sivriltiyordu. Sağında koca bir kaplan sanki minik bir kedi gibi onun yanına kıvrılmış, gözleri kapalı, uyuklar gibi uzanıyor, kuyruğunu huzurlu ve dalgın bir metronom gibi bir sağa bir sola usulca çarpıyordu. Sağında ise bir ceylan dizleri üzerinde çökmüş oturuyor, ceylanın burnunun ucunda da kocaman kırmızı desenli bir kelebek kanatlarını açmış, esniyordu. Ceylan burnu gıdıklandıkça uzun kirpiklerini kırpıştırarak kelebeğin kanatlarını gıdıklıyordu. Ama ne ceylan kelebeği kovalıyor, ne de kelebek kaçıp gidiyordu; sevdikleri bir oyundu bu. Deniz kenarında oynayan diğer çocukların sesleri, bağırış ve kahkahaları duyuluyordu. Kimba bir an dönüp onları dinledi, aynı anda kaplan da o yana dönüp kulak kesildi. Sonra tekrar önlerine döndüler. 
          Kimba’nın yüzünde çok ciddi bir ifade vardı, tamamıyla elindeki işe vermişti kendini. Sanki dünyanın en önemli şeyi o okun ucundaydı şimdi. Aklında bir şey vardı ve onu yapıp bitirmeyi kafasına koymuştu besbelli. Etrafında iplikler, düğmeler, renkli kâğıt ve uhular, bir sürü malzemeler vardı. Bir an oku bırakıp başka bir şeyi eline alıyor, onu ona yapıştırıyor, bir şeyi başka bir yere dikiyor, onu kesip bunu boyuyordu. Acelesi yoktu, eğlenerek uğraşıyordu bu şeylerle. Arada kafasını kaldırıp ceylanla, kelebekle ya da kaplanla şakalaşıyordu. Derken iri bir tavşan çıkageldi. Kimba’ya çağırıldığını söyledi, artık gitmesi gerekiyordu. Oysa Kimba’nın keyfi yerindeydi, hiçbir yere gitmek istemiyordu. Önce elindeki şeyi yapıp bitirecek, sonra da koşup denize atlayacak, arkadaşlarıyla kumsalda oynayıp ıslak kumlarda yatarak göbeğini güneşte ısıtacaktı. Tavşan Kimba’ya muhakkak gitmesi gerektiğini, üstelik gideceği yerin çok ilginç maceralarla dolu bir yer olduğunu söyledi. Kimba başta kulak asmadı ama gitgide meraklanıyordu aslında. Tavşanın anlattıkları onu heyecanlandırmaya başlamıştı. 
          Sonunda ayağa kalktı. Güneşten yanmış çalı bacaklarının üzerinde doğruldu. Yeşil üzerine incecik beyaz çizgili, yanlarındaki iplerde iri beyaz boncuklar asılı bir bikini altı giymişti sadece. Oklarını taşıdığı uzun keseyi ve yayını da omzuna geçirdi. Güneşten açılmış düz saçları kulaklarından biraz aşağı geliyordu; kâküllerini eliyle kenara sıyırdı. Saçlarının rengine çok benzeyen bal rengi gözlerinde bir merak, ciddiyet ve kararlılık vardı. İri bir deniz kabuğu çıkardı ok kesesinden ve havaya kaldırıp borazan gibi üfledi. Sahilde oynayan arkadaşlarına sesleniyordu: “Ben gidiyorum, geri geleceğim!” Ve tavşanın peşine takıldı. 
          Tavşan önde hoplayıp zıplayarak yol gösteriyordu. Ardında Kimba ve onun arkasında da kaplan, ceylan ve de kelebek. Sonunda bir ağacın dibindeki çalılıkların yanında durdular. Çalılıkların arasında gizli kalmış koca bir delik vardı. Kimba oklarını ve yayını çıkarıp kenara bıraktı, sırtında onlarla delikten geçmesi mümkün değildi çünkü. Kaplana, ceylana ve kelebeğe veda etti: “Beni bekleyin tamam mı? Geri geleceğim”. Ve tavşanın söylediği gibi delikten içeri atlayıverdi.
          Karanlık bir koridordu bu, gitgide hızlanarak aşağı doğru kaymaya başladı. Sanki bir karınca yuvasının içi gibiydi yeraltı, birbirine bağlanan bir sürü kanal vardı. Bazı kavşak noktaları birkaç ayrı odacığa açılıyordu. Her odacıktan farklı sesler geliyordu. Kimba odacıklardan birinin başında kenara tutunup durdurdu kendini ve içeri baktı. Her odacıkta farklı insanlar vardı. Onlar Kimba’yı göremiyorlardı ama o hepsini görebiliyor ve duyabiliyordu. Biraz baktıktan sonra gördükleri pek de ilgisini çekmedi ve aşağı doğru kaymaya devam etti, arada gene durup başka başka odalara bakıyordu. Kaydı kaydı kaydı ve kayarken birdenbire güzel bir ses duydu. Bir şarkı ya da bir gülüş gibi. Bunun üzerine durup güçlükle kendini yukarı doğru çekti. Sese iyice yaklaşana dek yukarı tırmandı. Kanalın bir yanına ellerini, diğer yanına da ayaklarını dayamış havada duruyor, sanki evlerin bacalarından içeri bakar gibi oraya bağlı üç dört odacıktan içeri göz gezdiriyordu. Bunlardan biri ilgisini çekti. İçinde gencecik iki insan vardı. Mobilyasız, boş bir evde yerde oturmuş şarkılar söyleyip gülüşüyorlardı. Kadın olanı 20’li yaşlarının başında, erkek olan ondan birazcık daha büyüktü ama fazla değil. İkisi de gözlüklüydü. Erkeğin bıyıkları vardı; üzerinde de turuncu üzerine desenli bir yün kazak. Deri ceketini yere sermişti, genç kadın ceketin üzerinde oturuyordu. Yere serilmiş karton kolilerin üzerinde bir şarap şişesi ve yiyecek bir şeyler vardı. Bir yandan içiyor, bir yandan konuşuyorlardı. Adam kadına heyecanla bir şeyler anlatıyor, kadın kahkahalarla gülüyordu. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında ikisinin de gözlerinden ışıklar çıkıyordu sanki. Onların bu parıltısı Kimba’nın ilgisini çekmişti. Adamın ne anlattığını ve kadının neye güldüğünü merak etmişti. Böylece bu odacığa giden kanalın içine atlayıverdi.
Sona Ertekin ©